pandoroma 37

Bismillahirrahmanirrahim

Elhamdü lillahi Rabbil alemin. Vesselatü vesselamü ala resulina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain…

Hamd alemlerin Rabbine, nihayetsiz sâlat ve selam O’nun resûlü Hz.Muhammed(sav)’e, onun âline ve ashabına ve ahbabına ve temiz zürriyetine olsun…

Tarikat nedir? Sanırım önce buradan başlamak gerekiyor.

Tarikatler tasavvuf okullarıdır. 12 tane hak yani doğru tarikat vardır. Kelime manası olarak “yol” anlamına gelir.

Tarikatlerde yani tasavvuf okullarında sohbetler, zikirler yapılır. Sohbetlerdeki konular: Peygamberimiz Efendimiz(sav), sünnetleri, farzlardır.

Belki akla şu soru gelebilir: Neden 1 tane değil de 12 tane tarikat var?

Çünkü insanlar çeşit çeşittir. Yukarıda tarikatlerin tasavvuf okulu olduklarından bahsettik . Nasıl ki okullarda da sadece 1 bölüm değil, her çocuğun yeteneğine, algılayışına göre farklı farklı bölümler varsa tarikatlerde de bundan dolayı çeşitlilik vardır. Çeşitlilik olması yetişen müridin faydasınadır. Fakat her ne kadar metodları farklı olsa da hepsinin istikameti birdir.

Peygamberimiz zamanında tasavvuf derken bu sözle, tasavvufa temel olan ilimlerin esaslarını ve tarikatlerin ilk örneklerini kastediyoruz. Çünkü İslam’ın özünün tarikat adıyla yaşanması ve tasavvuf ismiyle ortaya konulması; fıkıh, hadis, tefsir gibi diğer İslami İlimlerdeki duruma benzer; zira bu ilimlerin hepsi , Asr-ı Saadet’te, Peygamberimizin ve onun ashabının hayatında bizzat yaşanan ilimlerdi. Bu ilimler İslam ulemasının üstün gayretleri ve ferasetleriyle daha sonraki asırlarda müesseseleştirilmiş ve bu isimlerle anılmıştır.

Tasavvufun önemli konularından olan zikir, takva, , ihlas, tevbe ve rabıta gibi hususlar, Resûlullah zamanında en üst seviyede bulunuyor ve yaşanıyordu.

İlk mutasavvuf yani tasavvuf ehli olarak Ashab-ı Suffa’yı örnek verebiliriz.

Ashab-ı Suffa, Medine’de Peygamber Efendimizin mescidinin sofasında oturan ve mutasavvıfların ilk temsilcileri kabul edilen fakir sahabelerdir. İbni Mes’ud, Bilal Habeşi, Selman-ı Farisi, Ebu Hüreyre ve Ebu Zer, Suffa ehlindendir.

Her okulun müdürü olduğu gibi tasavvuf okulları(tarikatlerin) de müdürü vardır. İşte o müdür kişinin şeyhidir, evliyasıdır, sultanıdır. Evliyanın gönlü Hak Teala’nın nazargahıdır. Her kim o gönülde bulunursa Rahmet-i İlahi’ye vasıl olur. Onlar, kendilerine tabi ve teslim olanları Allah’a vasıl etmeye gayret ederler. Sabru sebat edenleri de irşat edip Cenab-ı Hakk’a kavuştururlar.

Yüce Allah(cc) nübüvveti(peygamberliği) ve velayeti(evliyalığı) insanlığın yaratılışıyla birlikte halk etmiştir. Nübivveti(peygamberliği) sınırlandırmış fakat velayete(evliyalığa) sınır koymamıştır.

Cenab-ı Hakk’a ulaştıran yol ikidir:

Birincisi, Kurb-ı nübüvvet’e taalluk eden yoldur. Bu yol, aslın da aslına ulaştırır. Asaleten bu yoldan ulaşanlar peygamberlerdir. Bir de onların Ashab-ı Kiramı… Bir de ümmetin büyük evliyasından diğerleridir… İsterse bu zümre, az, hatta azdan daha az olsunlar.

Bu yolda tavassut ve engel yoktur. Bu büyük vasıllardan her kim feyz alacak ise asıldan alır. Hem de hiç kimsenin tavassutu olmadan…

İkinci yol ise Kurb-ı velayettir. Aktab, evtad, büdela, nüceba ve Allah’u Teala’nın umum veli kulları bu yoldan vasıl olurlar.

Sülûk tariki de bu yoldan ibarettir; hatta bilinen cezbe dahi bu yola dahildir.

Burada vasıta ve engel olma durumu vardır.

Bu yoldan vasıl olanların önde olanı, reisi, o büyüklerin feyiz kaynağı Hz. Alüyyü’l- Murtaza(kv)’dır. Bu şanı büyük mansıp ona taalluk eder. Resûlullah(sav) Efendimizin mübarek ayakları, onun başı üzerinde gibidir. Hz.Fatıma, Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin(ra)  dahi bu makamda onunla ortaktırlar.

Hz.Ali(kv)’nin devri tamam olduktan sonra bu yüce mensup önce Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin (ra) efendilerimize, onlardan sonra da tertip ve tafsil ile on iki imamdan her birine geçmiştir.

Bu büyüklerin yaşadıkları asırlarda, hatta ebedi aleme irtihallerinden sonra, her kime bir feyz ve hidayet ulaştıysa, bunların vasıtasıyla ulaşmıştır…

Ta sıra Gavsü’l- Azam Abdulkadir Geylani(ra)’ye gelinceye kadar. Sıra kendisine gelince anlatılan bu mahsıp ona bırakıldı. Sırrı mukaddes olsun.

Bu merkez üzerinde, anlatılan imamlarla Şeyh Abdulkadir Geylani(ra) arasında hiç kimse müşahede olunmamaktadır. Nücebadan olsun, kutuplardan olsun, her kime feyizlerin ve bereketlerin ulaşması varsa onun mübarek vasıtasıyla ulaşmaktadır. Çünkü bu büyük makam, ondan başkasına müyesser olmadı. Bundandır ki, şu şiiri söylemiştir:

“Önceki güneşlerin hepsi battı ve gitti,

Bizim güneşimizse, batmayacak ebedi.”

Abdulkadir Geylani(ra):

“Ayağım bütün velilerin boynu üzeredir.” demiştir. O bu sözü söylediğinde, yeryüzündeki bütün veliler boyunlarını ona doğru uzattılar.

O anda boynunu uzatanlardan biri Ahmed er Rufai(ks)’dir. Ona niçin böyle yaptığını sorduklarında şöyle dedi:

“Şu anda Şeyh Abdulkadir Bağdat’ta, ayağım her velinin boynu üzerindedir, diyor.”

Ahmed er Rufai(ks): “O bu sözü manevi emirle söyledi.” dedi

Yararlanılan Kaynaklar: Miftahu’r Rüşd

by pandoroma