Her insanın ruhu kendi suretine benzer. Bir müridin mürşidinin şekil ve şemailini kuvvetlice hatırlaması ve bunu muhafaza etmesi gerekir. Bu hal ne kadar çok sürerse o nispette istifade edilir. Bu bağ devam ettiği müddetçe, mürşid-i kamilin manevi hali, tavrı ve davranışları müridlerinde de görülmeye başlanır. Cenâb-ı Hakk’tan gelen ilahi nur, silsile yoluyla mürşid-i kamile, oradan da müride tecelli eder. Bunun devamı neticesinde müridin gönül gözü açılır, kalp aynasında o güzellikler yansır, yakınlarındakiler dahi bu değişiklikleri fark ederler.

Teveccüh ve rabıtada, mürid kendi kalbini boş bir kaba benzetip mürşidinin kalbini de Cenâb-ı Hakk’tan ve Rasûlullah (s.a.v)’tan gelen feyiz pınarının çeşmesi olarak kabul eder. Boş olan gönül kabının bu yolla feyiz ve nur ile dolmasını bekler. Mürşid-i kamil, Rabbi tarafından gönül deryasına akıtılan feyzi, müridin kurumuş gönül bahçesine akıtıp orada iman ağacının yeşermesine, dal budak salmasına vesile olur. Bu şekilde teveccüh ve rabıtaya devam eden mürid, her halinde ve her anında mürşidini görmeye başlar. Mürid, mürşidini buldu mu, silsile yoluyla mürşidinin mürşidine, oradan pirine ve Peygamber (s.a.v) efendimize ulaşır.

Meşayih-i kiram, rabıtayı Allah’a ulaşmak için müstakil bir yol kabul etmişlerdir. Hatta Şeyh Muhammed Masum (k.s): “Sohbet adabına riayet edilerek yapılan rabıta vusûlde kâfidir.” demiştir. Zira rabıtaya devam edildikçe müridin kabiliyet ve istidadı kadar feyiz bahş olunur. Kişi her halinde mürşidine sohbet-i hissiye ile irtibatlı olursa, manevi sohbetin feyziyle mükafatlandırlılır. Bu yönüyle rabıtaya sohbet-i maneviye denmiştir.

Mürid, mürşid-i kamil vasıtasıyla feyz-i ilahinin kendi kalbine aktığını bilmeli, o feyzi ve aşkı elde etmek için onu canı gönülden sevmeli, ona teslim olmalı, yani sözünü dinlemelidir.

Tarikatta mürşid-mürid ilişkisi muhabbet esasına dayanır. Kalpten kalbe nur ve sevgi yansımasının ve kalplerin aynı renge boyanmasının uzaklık ve yakınlıkla alakası yoktur. Salik (mürid) nerede olursa olsun her zaman mürşidinden faydalanabilir. Bunu sağlayan da rabıtadır.

Kimi müridler, “Biz mürşidimizi görmedik ya da az gördük, şemâilini hatırlayamıyoruz, ne yapalım. Rabıtayı nasıl sağlayalım?” diyebilir. Böyle düşünen kişi sadece bedeni dikkate alıyor, ruhi yönünü de göz ardı ediyor demektir. Kişi, mürşidini cismiyle görmek istediğinde bedenin topraktan yaratıldığını, onun temel maddelerinin hava, ateş, su ve toprak olduğunu hatırlamalıdır. Bu dört unsur yok olmaya mahkumdur. Sadece yok olmaya mahkum olanı tahayyül etmeye çalışmak müride gerekli faydayı sağlamaz. Mürid, mürşidiyle ruhen beraber olduğunu düşünmeli, öyle tahayyül etmelidir. O zaman, görebildiği ve anlayabildiği kadarıyla rabıta ederse içine bir rahatlık, huzur, korku ve ümit hali gelir.

Cenâb-ı Hakk’ın rızasının olmadığı durumlarda ya da “zat tecellisi” ile tecelli görmemiş kişilere yapılacak rabıtanın müride hiçbir fayda vermeyeceği, hatta zarar vereceği unutulmamalıdır.

Kaynak: Miftâhu’l-Usûl / Rabıta Risalesi