İlim ehli arasında ilm-i ledüne ve tarikatlara farklı sebepler öne sürerek karşı çıkanların varlığı bir gerçektir. Ancak ilim ehlinin tarikatlara bütünüyle soğuk baktığını söylemek de yanlış olur. Zira mezhep ve hadis imamlarından, İslam alimlerinden, devlet adamlarından, ilim ve irfan ehlinden sayılamayacak kadar tarikat mensubu ve ilm-i ledün ehli olduğunu tekrar hatırlatmamız yerinde olur.

Tarikatlara Karşı Çıkanların İtirazları:

Bu gruptaki ilim adamları, tarikatların ihtiva ve telkin ettiği hususları kabul etmektedirler. Ancak kendilerince gördükleri birtakım hatalar, varlık ve alem konusundaki vahdet-i vücûd ve vahdet-i şühûd gibi farklı düşünceler sebebiyle de karşı çıkmaktadırlar. Bir kısmı da, tarikat mensuplarında gördükleri şahsi hataları ve eksiklikleri genellemekte ya da idrak edemedikleri bazı konuları hata olarak görmektedirler. Bazıları ise ilmin insana verdiği güven, kendini beğenme ve kıskançlık duygusu ile tarikatlara karşı çıkmaktadırlar. Bunlar, insanların mürşid-i kâmillere teveccühünü anlayamamakta, kendi ilimlerine ve eserlerine yeterince ilgi duyulmadığını düşünerek tepki göstermektedirler.

Bu konuda bakış açısı son derece önemlidir. Meseleye kalbi hayat açısından bakanlar; ilm-i ledünün ve tarikatların ruhi bir derinlik gerektirdiğini fark ederek, öğrenmek ile yaşamanın ve haz almanın farklı şeyler olduğunu idrak etmektedirler.

Tarikatlar konusunda yanlış yargılar oluşmasında hem bazı ilim adamlarının, hem de bazı tarikat mensuplarının hataları tabii ki vardır. Ancak salikler, eksik ve kusurlarını tashihe gayret göstermeli, ilim ehli de birtakım tarikat mensuplarında gördükleri eksik ve kusurları genelleme alışkanlığından vazgeçmeli, birbirlerini muhalif ve muarız olarak görmemelidirler.

Halktan kişiler tarikatları kabul edip bir tarike intisap etmekte, herhangi bir önyargısı olmadığı için daha kolay teslim olmakta ve daha çabuk tevbeye yönelmektedirler. İlim ehli olanlar ve din hizmetinde çalışanlar ise : “Nasıl olsa biz dini hayatın içindeyiz. Üstelik bu işin ilmini tahsil ettik, okuduk, okutuyoruz.” düşüncesiyle hareket ederek böyle bir bağın gereğini kabul etmemektedirler. Oysa tek kanatla uçan bir kuş, tek ayakla yürüyen sağlıklı bir canlı olmadığına göre; ister halktan, ister ilim ehlinden olsun, dünya okyanusunda boğulmamak, nefis ve şeytanın tuzağından kurtulmak için İslam gemisine binmek, bu geminin kurallarına uymak gerekir. Aksi takdirde selametle limana ulaşmak, ahiret saadetini elde etmek mümkün olmaz.

İlm-i ledün konusunda; bazı ilim erbabının Allah dostlarını anlamak ve kabul etmekte zorlandıkları, rabıta konusunda da aynı hataya düştüklerini ifade etmiştik. Onların, Allah dostlarına teveccüh ve muhabbeti ulûhiyet izafe etmek şeklinde değerlendirerek büyük bir yanılgıya düştükleri, idrak noktasına varamayanların da inkar yönüne gittikleri malumdur. Oysa rabıta; Allah (c.c)’a, O’nun yüce Rasûlüne (s.a.v) ve Cenâb-ı Hakk’ın veli kullarına duyulan muhabbetten, Allah (c.c)’ın ve Peygamber (s.a.v)’in emir ve yasaklarını insanlara hatırlatmaktan ibarettir.

Kaynak: Miftâhu’l- Usûl / Rabıta Risalesi

Reklamlar