Alışveriş: Osmanlı Esnafı

Dükkanlardan öteberi satın alırken para kesemi ya da saatimi unuttuğum çok oldu. Bazen verdiğim paranın üstünü almadan çekip gittiğim de oldu. İşte bu dalgınlığıma rağmen Türk dükkanlarında hiçbir zaman tek bir meteliğim dahi kaybolmadı, çünkü bu gibi durumlarda dükkancılar arkamdan koştular ve hatta bulamadıklarında ikametgahımın bulunduğu Beyoğlu’na bile adam gönderdiler. Ben bu Türk namusunun daha yüzlerce misalini sayabilecek vaziyetteyim. Bizzat kendi başımdan geçen vakalar otuzdan fazladır ve bunların hiçbirinde, hiçbir zaman Türklerin harama tevessül ettiğini görmedim.” (Aubry de la Motraye, XVIII. yüzyıl).[ Ceddimiz Osmanlı ]

Temizlik:

Mutfakları çok temizdir, mutfak takımları da güzellik ve parlaklık itibariyle eşsizdir; gerek sofra takımları, gerek  yemekIeri azami nisbette tertemizdir.”

”Türkiye’de sofradan kalkılır kalkılmaz mutlaka ellerle ağızlar yıkanır. Önünüze sıcak suyla sabun getirilir, büyüklerin konakIarında ya güI suyu veyahut güzel kokulu başka bir su da ikram .edilir. Bunlarla da mendilinizin bir ucunu ıslatırsınız.” (J.B Tavernier-Nouvelle relation de I’interiur du serrail du Grand-Seigneur-1678. Amsterdam)

Osmanlı’da Ramazan:

Müslümanların oruç tuttukları Ramazan ayında bulunduğum için her akşam yazılmaya değer bir sahne gördüm. Bütün Ramazan boyunca Türklere güneşin doğuşuyla batışı arasında yemek yemek, su içmek, tütün içmek yasaktır. Hemen herkes bütün gece boyunca bol bol yiyip içer ama güneş görünür görünmez, dini kaideye riayet ederler.

De Amicis, İstanbul

Akşam oldu ve büyü derinleşti. Şehre varışımız Türkler’in Ramazan ayına denk gelmişti. Çevremiz alacakaranlığa büründüğünde, bütün camilerin minareleri birdenbire parlak ışıklarla aydınlandı. Hiçbir şey bu manzaradan daha sihirli bir etki bırakamazdı; karanlık, bu ruhani sütunların zarif hatlarını gizlemiş ve neredeyse en uçta minareyi kuşatan ışık halkaları, canlı elmaslardan oluşan üç katlı bir taç oluşturmuştu. Minareden minareye kordonlar çekiliyor, bunlara lambaların bağlandığı kordonlar asılıyor ve önceden belirlenmiş bir desene göre bunların indirilip kaldırılmasıyla, İstanbul hiçbir Avrupa başkentindekine benzemeyen, sihirli geçişlerle ışıklandırılıyor.”

Miss Julia Pardoe(Şehirlerin Ecesi İstanbul)

Yemek Adabı:

Bir Türk sofrasında, hiç kimsenin karnını doyurduktan sonra, bir saniye daha oturması beklenmez; yeterince yemek yedikten sonra, ellerini yıkar ve uğraştığı işe döner. Türkler’in ister zengin ister fakir olsun, oturmayı uygun bulacak herkesi sofralarına davet etme gibi basit ve güzel misafirperverliğinden söz etmeden geçmeyelim. “Buyrun”  sözü asla soğuk ve gönülsüzce söylenmez; Müslümanlar bu gösterişten uzak ağırlamayı her yeni gelene, sınır koymadan veya tereddüt etmeden gösterirler; tıpkı sunulan herhangi bir yiyecekle ilgili kusur bulmama âdetleri gibi. Kendilerini yalnızca Allah’ın hizmetkârları olarak görür ve buna bağlı olarak yaşamanın nimetlerini sahip oldukları bir şeyden çok, ödünç aldıkları bir şey gibi kullanırlar; kendilerinden daha az talihli olanlara zenginliklerinden vermek zorunda olduklarına inanırlar.

Miss Pardoe

Kahve:

Paşa’nın hanımının el çırpmasıyla, çok pahalı kıyafetler giyinmiş köleler lokum tepsilerini  ve kristal bardaklarda suyu getirdiler. İlk tepsinin ortasında bir cam kaseye konulmuş lokumlar, bu kâsenin iki tarafına yerleştirilmiş gümüş kaplardan birinde yine gümüşten yapılmış kaşıklar bulunuyordu. Bu lokumlardan bir kaşık alıyorsunuz ve kullandığınız kaşığı kâsenin öbür tarafındaki boş kaba koyuyorsunuz. Daha sonra başka bir köle size güzel bir bardak içerisinde su ikram ediyor. Bundan sonra kahve ikram edenler içeri giriyor. Bunlardan biri, yarım daire şeklinde üstünden aşağı doğru fevkalade güzellikte işlenmiş ve altınla bezenmiş bir örtü sallanan tepsi tutuyor. Diğer köleler daha sonra kahveyi alıp her bir misafire sunuyorlar. Dış tabak- zarf demek istiyor- aynen yumurta kabı gibi ve içine içeceğin konulduğu çok ince bir porselenden yapılmış diğer kap –fincan demek istiyor- yerleştiriliyor. Dış kapları(zarfları) fevkalade beğendik; altınlarla bezenmiş ve birbirinden bir iki santim arayla konulmuş büyük bir bezelye boyutunda elmaslarla çevrelenmişti.

*Hornby, Emilia Bithynia (Mrs. Hornby), In and Around Stanboul, Philedelphia: James Challen & Son, 1918( 1. Ed. 1858), s. 252. [Batılı Kadın Seyyahların Gözüyle Osmanlı Kadını ]

 

Reklamlar